Işın Önol'la çocuklarla yaptığı işler üzerine konuştuk.
Kendinizden ve çalışmalarınızdan bahseder misiniz?
Ben 95 yılında üniversite eğitimime başladığımdan beri çocuklarla birebir çalışıyorum. Önce Çukurova ve Marmara Üniversitelerinde Resim Öğretmenliği eğitimi aldım. İngiltere’de çeşitli kurslarda resim ve heykel kurslarına devam ettim, ardından da Sabancı Üniversitesi’nde Görsel Sanatlar alanında çağdaş sanat teorisi ve pratiği üzerine yüksek lisansımı tamamladım.
Çocuklarla ne gibi faaliyetler sürdürüyorsunuz? Nerede ve nasıl gerçekleşiyor faaliyetler? Çocuklar hangi sosyo-ekonomik gruptan?
Bu benim için çok değişken. 2003–2006 yılları arasında uluslararası bir okulun sanat koordinatörlüğünü yürüttüm, bir başka okulun da sanat müfredatını yazdım. Bu okullarda çocuklarla çok yoğun çalıştım. Bu çocuklar çok varlıklı ailelerin çocuklarıydı, kitaplar, kurslar, vs ile birlikte senede 30.000$’i sadece çocuklarının eğitimlerine ayırıyor aileleri. Su anda bir müzenin yöneticiliğini yapıyorum. Eğitimden biraz uzak sayılırım. Eğitimle ilişkim biraz daha teorik düzlemde devam ediyor. Ancak bir yandan kendi atölyemde ders vermeyi de sürdürüyorum, bunlar da benzer yapıda ailelerin çocukları. Ama ayni zamanda hafta sonları Nesin Vakfı’nda çocuklarla çalışıyorum ve orada bambaşka çocuklarla karşılaşıyorum... Bir de Aksanat'ta Sarkis'in “su içinde suluboya atölyesi”ni sürdürüyorum.
Çocukların çıkan işlere yaklaşımları neler? Henüz yeniyken ve daha sonra alışınca verdikleri tepkiler arasında fark var mı?
Evet çok... Ben çocuklarla çoğunluklu olarak kendi boylarında üç boyutlu çalışmalar yapıyorum. Bu yüzden çalışmaları başındayken korkuyor, sonra şekillenmeğe başladığını görünce çok heyecanlanıyor, bitince de çok mutlu oluyor ve kendileri ile gurur duyuyorlar. Bu sayede inanılmaz özgüven kazanıyorlar, beni de en çok bu mutlu ediyor.
Ne tür malzemeler kullanıyorsunuz?
Aklınıza gelebilecek her şey malzememiz oluyor. Özellikle kırılıp dökülüp de atmaya kıyamadıkları ama bir yandan da değerlendiremedikleri oyuncaklar, parçaları kaybolmuş yapbozlar, incik boncuk şeyler... Bunları hep biriktiriyoruz ve daha sonra assemblage çalışmalarında değerlendiriyoruz.
Çalışma tarzınız nasıl? Ön bir eğitimi serbest çalışma mı izliyor yoksa her
aşamada müdahale/beraber çalışma mı söz konusu?
Bu projeye göre değişkenlik gösteriyor. Ancak çoğunluklu olarak, beraber çalışmalar söz konusu. Benim için önemli olan çocuğun mümkün olan en fazla sayıda teknikle karşılaşması ve bunlarda kendisini ifade edebileceğine inandığı, keyif aldığı tekniklerde kendisini ilerletmesi. Bu yüzden önce bir teknik bombardımanı ile karşılaşıyorlar, ardından da kendi yoğunlaşmak istedikleri teknikleri belirleyerek ayrışmaya başlıyorlar.
Çocuklarla yaptığınız işler sergilendi mi?
Okullardaki yılsonu sergileri dışında birebir çalıştığım öğrencilerle belli bir çalışmanın sonrasında küçük kafelerde sergiler yaptık.
Lütfen benim eksik bıraktığım bir yön varsa bahsedin...
Sanat eğitimciliği derya-deniz bir alan. Dipsiz bir kuyu... Ancak ne üniversitelerde ne diğer kurumlarda bu konuda doğru düzgün bir araştırma göremiyoruz. Üniversiteyi tamamlayıp kendimizi okullarda bulduğumuzda hepimiz sudan çıkmış balık gibi oluyoruz. Sonra herkes kendi becerileri ve iyi niyeti doğrultusunda bir şeyler yapmaya çalışıyor. Bir paylaşım platformu maalesef yok. Yayınlar da çok kısıtlı. Bu yüzden sizinki gibi çalışmalar sayesinde insanlar birbirinin sesini duyabiliyor.
Işın Önol'a kendi websitesi üzerinden ulaşabilirsiniz.
Röportaj: Işın Önol
04 Mayıs 2007 Cumaİki Kitap: Örgü Rehberi ve Lüks Örgüler
30 Mart 2007 CumaBir örgü kitabı için, diyebilirsiniz, bu kadar tantanaya ve kış uykusundan uyanmaya değer mi? Cevap malum. Güler Erkan'lar, 38 beden Burda'lar, fecaat ötesi Derya Baykal'lar ve incecik Nako model kitapları ile sarılı bir örgü yumağı nihayet, çeviri de olsa, iki kitapla çözüldü ve yumuşak ellerde layığını bulmak üzere artık umarım rahat bir nefes almaya başladı. Sevinçliyim. Artık neyin ne olduğu anlaşılmayan bir model resmi ve karşılığında beden ölçüleri verilmeksizin yazılan bir kaç satır "şu kadar ilmekle başlayın, bilmem ne tarzında örün, bitirin" tarzı sözde açıklamaları kimse yutturamaz. Fena halde "erkek" olan editörlerin, örgüye meyilli kadınların hep ve büyük bir yanılgıyla elinde bir çift şiş olduğu halde dünyaya geldiğini ve kadın olmanın bir şekilde kartvizitlere "trikotaj yüksek lisansı" olarak geçtiğini sandığı bir yayıncılık anlayışının hakim olduğu piyasada, bu kitaplar bulunmaz nimet. Evet az buçuk ingilizce bilenler anlıyor, bilmeyenler onlara soruyor, telif hakları hak getire, yayınlanan bloglarda hep büyük harflerle aman ne güzel diyerek apartılan resimlerin altına çeviriler giriliyordu ama bu ondan daha büyük ve daha köklü bir adım. Sonunda memleket sınırlarına iki güzel kitap girdi. Daha önce aynı yolla (Akşam gazetesi promosyonu) Derya Baykal'ın örgü kitabını (bu bahsi kapatalım hemen) ön-tanıtan Medya+ik yayınları yine gazete aracılığıyla kitapları ön-tanıttı (yada ben öyle umuyorum): Örgü Rehberi ve Lüks Örgüler.
Örgü Rehberi, Allison Jenkins
(The Knitting Directory)
Kitap beş temel bölümden oluşuyor. Her bir bölüm resimlerle ve anlaşılır açıklamalarla desteklenmiş.
Bu kitapla işe en başından ilmek atmaktan başlayıp daha sonra farklı örnekleri ve bitirdiğiniz parçaları dikmeyi (ki ben nefret ederim parçalı örgülerden favorim tek parçada çıkan dikiş gerektirmeyen örgü tekniğidir), üstlerine nakış işlemeyi ve daha pek çok tekniği öğrenebilirsiniz. Belki çevrenizde örgü konusunda danışabileceğiniz bir kimse yoksa salt bu kitapla işiniz bir parça zorlaşabilir ama kesinlikle elinizden düşmeyecektir. Ayrıca pek çok tekniği bilen biri için bile zaman zaman dönüp bakılacak iyi bir referans kitabı olarak da görülebilir. Zira örgü malzemeleri, ip kalınlıkları ve çeşitleri, örgü örnek parçasının ölçülmesi vb konuları da içeriyor. Ki artık editörler büyük harflerle yazıp görecekleri bir yere asmalılar : örnek parçası ölçüleri olmadan model açıklaması olmaz!
Söylemeliyim, kitapta çeviri yanlışları var ve sanki bazı motif/teknik isimleri geleneksel yerleşmiş kalıplarla kullanılsaymış daha iyi olurmuş. Bu ufak kusuru görmezden gelebiliriz ama bir uyarı mahiyeti de olmalı. Özellikle örgü modellerinin satır satır açıklanmasında kullanılan ve ingilizce baş harflerinden oluşan kısaltmaların türkçeleştirilip türkçeleştirilmemesinde kararsız kaldım doğrusu -ki ingilizce online kaynağın çok bol olduğu düşünülürse bu bir artı bile sayılabilir kimilerince.
Lüks Örgüler, Amanda Griffiths
(Luxury Knits)
Sonunda arkama yaslanabilir ve sadece 38 beden için yazılmamış, ip markası, çeşidi, miktarı, örgü örneği ölçüsünün verildiği ve açıklamaların satır satır yazıldığı bir modeli kendi dilimde okuyabilirim. Bu ne büyük bir lüks! Açıkçası adı üstünde kullanılan ipler de lüks, hatta Türkiye ip piyasasına hayli hayli lüks. Özellikle, en büyük firmaların dahil güzel karışımları yurtdışına fason imal edip buraya çoğunluk şıpşıplı isimler konulmuş akrilikleri bıraktığı bilindiğinde ne demek istediğim anlaşılacaktır. Moher ve merino bulmak bir derece ama ketene ve ipek karışımlarına gelince işler değişiyor. Neyse ki örnek parçası ölçüleri sayesinde yünleri ikame etmek mümkün.
Kitap klasik tarzda basitten zora 22 model içeriyor. Bazı zorlama modelleri saymazsak (eldiven giymenin anlamı ve deliklerin anlamsızlığı) tüm modeller uygulanabilir. Ancak bunun için gerçek anlamda bir klasikçi olmalı ve bel kısmında herhangi bir şekil verme olmayan, bol, çok parçalı örülüp dikilen kazakları hırkaları seviyor olmalısınız. Ancak modellerin potansiyeli yüksek. Pek çok model küçük değişimlerle kişiselleştirilebilir (ben şimdiden 4 kurban seçtim tanınmaz hale getirmek için).
Sonuç olarak bunlar daha başlangıç. İpin ucunu iyi yerden yakaladık ve umuyorum devamı gelecek.
Gönderen Mrs. R zaman: 13:21 2 yorum
Etiketler: kitap tanıtımı
Röportaj: Buğçe İçuyan
24 Şubat 2007 CumartesiGazetecilik yeteneklerimin yerlerde süründüğü, soru sormayı bilmediğimi, sormam gerekirken sormayı unuttuğum soruların olduğunu acıyla idrak ettiğim bu ilk röportajda Buğçe İçuyan adında 20 yaşında bir oyuncak tasarımcısını konuk ediyoruz -ki ondan ve işlerinden haberdar oluşum tamamiyle tesadüf eseri, internet sitelerinde aylak aylak dolanırken karşıma çıkan bir linkle oldu. Karşıma çıkan bebeklerin tasarımlarının ağzımı açık bıraktığını söylemeliyim çünkü yaratıcılık ve malzeme seçimi göz kamaştırıcıydı.
Ne tür malzemeler kullanıyorsun?
Kumaş, düğmeler, yün iplikler, dantel, kurdela, bulabildiğim her türlü ıvır zıvır şeyler. Bir de şeytan sigara paketleri için bitmiş sigara paketleri.
Özellikle tercih ettiğin kumaş türleri var mı?
Genellikle amerikan bezi tercih ediyorum. Dikimi kolay ve hoş gözüküyor. Onun dışında çizgili ve puantiyeli kumaşlar. Çizgili şeyler için eskiyen
çoraplarda işimi görüyor bazen.
Makinede mi elde mi dikiyorsun?Genellikle makinede dikiyorum ama bazı parçaları makinede birleştirmek mümkün olmadığından elle dikiyorum. Şimdilik küçük bir makinem var. Bazen isyan edip dikmeyince iş başa düşüyor. :)
Kumaşlarını nereden alıyorsun?
Gezerken bulduğum şeyler, eski tshirtler, bazen kumaşçılar. şimdiye kadar gidip hiç sırf bu işe özel bir top kumaş almadım.
Etkilendiğin ilham veren şeyler var mı?
Tabii ki farkında olmadan etkilendiğim şeyler vardır. Ama genel olarak
tasarımlar için bir ilham kaynağı ya da belirli bir örnek gösteremem. Doğaçlama ortaya çıkmış işler hepsi.
Belli bir koleksiyon planın var mı?

Önceleri bir koleksiyonum yoktu tabii... Başlangıç olarak sadece çizimlerim arasından uygulanabilir olanları seçip onları dikiyordum. Yani sonuçta benim çizimlerim doğrultusunda bir bütün olduğu söylenebilir. ama iş şu anki boyutlara gelince, ister istemez belli bir koleksiyon oluşuyor yavaş yavaş. Bu da en çok istenen bebeklerden meydana geliyor. Artık yeni bir şey yapmak
yerine ne isteniyorsa onu yapıyorum... Bir de renk konusunda artık oturmuş bir sabitlik var. kırmızı, siyah ve beyaz dışında pek renk kullanmıyorum..
Kullandığın renkler ve tema neye göre değişiklik gösteriyor?
Bebeklerin kendi karakterleri var. Her birinin yansıttığı farklı özellikler
var. Mutlu, masum ya da sinirli olabiliyorlar. Renklerine ve biçimlerine de
bu karakter yön veriyor. Karamsar bir bebekse siyah ağırlıklı oluyor mesela.
Başka nelerle ilgileniyorsun?Evde kendi kendime ahşap oyuyorum bazı zamanlar. Arkadaşlarıma ve kendime dövme yapıyorum. Saç kesmek, saç boyamak gibi uğraşlarım da var. Bunun haricinde okul ve bebekler zamanımın çoğunu alıyor.
İşlerinle ilgili olarak ileriye dönük planların neler?
Tabii ileride kendi dükkanımı açmak isterim. Şimdilik bu sadece bir hayal gibi gözüküyor.
Buğçe İçuyan'a myspace'deki yerinden ulaşabilirsiniz
Craftster.org : yeni neslin kendini ifadesi
12 Şubat 2007 PazartesiAnnelerin, ninelerin ördüğü ve herkesin bir şekilde severek yada sevmeyerek giydiği kazaklar, ellerde harıl harıl işlenen çeyizlik danteller, gerekli gereksiz bir çok örtü hepimizin hayatında yer etmiştir bir şekilde. Belki de sırf bu yer etmenin etkisiyle Türkiye'de kendini genel geçer olan "kadın" imajından sıyırmak isteyen her kadın kendi varoluşunu tüm bu el işlerine toptan bir kırmızı çizgi geçerek konumlandırmıştır.
Çocukluk çağlarında örgü ve dantel ören aile kadınlarının görüntüsünü ve bu görüntüye eşlik eden edilgen imajı reddetmek adına bu kırmızı çizgiyi bende çizmiş, çizmek ne kelime o sayfaları yırtıp atmıştım bile. Ta ki birgün craftster.org'la tesadüfen tanışana dek. O günden sonra sıkı bir takipçisi olduğum altmış bini aşkın üyesi olan bu site sayesinde, el işinin aslında yerine göre bir başkaldırı, yerine göre kişiliğinizi ifade aracı olduğu gerçeğiyle yüzleştim ve sevdiğim halde sırf anti-feminist bulduğum için burun kıvırdığım el işi dünyasının tüketim kültürüne, kapitalist topluma, seri üretime toptan karşı olan ve salt kadınları değil erkekleri de kucaklayan (sitede her yaş grubundan erkek kullanıcıya rastlamak mümkün) yönünü keşfettim.
Sitede geleneksel el işleri kullanılarak yapılan pek çok ilginç örnek var. Nintendo DS'ler için hazırlanmış kılıflar, tığ işinden yapılmış Yoda'lar, 8-track'lerden yapılmış abajurlar, modifiye edilen ayakkabılar bunlardan sadece bir kaçı.
Tüm dünyada çok popüler olan site gün geçtikçe büyümeye devam ederken, geleneksel el işi kavramının kalıpları kırılarak yeni özgün bir boyuta taşınıyor. ne diyelim darısı özgünlüğün bir türlü yerleşemediği Türkiye'nin başına..
Önce Bir Not: Bu yazıyı 14 Mayıs 2006 tarihinde bildirgeç'te yayınlamıştım.Sonra Bir Ek: Bu yazıyı çok sevmem ve evirip çevirip burada da yayınlamamın sebebi, bahsi geçen sitenin içeride bir şekilde hep varolan ama genel geçer kalıplara sığdramadığım için azap haline gelen el işi sevgimin o kalıplara sokulmasına hiç mi hiç ihtiyacı olmadığını bana öğretmesidir. Geleneksel el sanatları bir biçimde kişinin kendini, kişisel fikirlerini beyan etme, durduğu yerin sınırlarını çizme aracı olarak önemli bir ifade aracı olabilir ve bu noktada cinsiyet bağlamında bir zorunluluk veya kaçınma gözetilemez. Önemli olan hangi noktada durduğunuz ve hayatı nasıl açıkladığınızdır.
amadou et mariam
04 Temmuz 2006 Salı
Amadou et Mariam Mali'li iki müzisyen. Onları keşfim Manu Chao destekli 2004 yapımı albümleri Dimanche A Bamako ile olsa da aslında 1998 yılından bu yana dört albüme imza atmış durumdalar (mış -burada biraz durmalı ve bu tuhaf müzik ilişkimi açıklamalıyım. Ben efendim, itiraf ediyorum, kendi biyolojik saatim denk gelmedikçe müzik dinliyemiyorum. Ya da sadece bir-iki şarkı seviyor ve geri kalanına nüfuz edemiyorum. Ancak bir müziğin benim biyolojik saatime denk gelmesi halinde ise takıntım başlıyor. Bu takıntı bir süre aynı albüm üstünde devam edebilse de bir süre sonunda durum büyük bir açlıkla tüm diskografiye hakim olma durumuna erişiyor ki biz buna nirvana diyoruz. Fakat bu durumun yüksek bir beklenti durumu yaratmıyor oluşu iddia edilemez.).
Dimanche A Bamako isimli albümleri mp3 çalarımda sürekli dolanıp beni mest etmekte. Müzikleri kategorilere sokmak taraftarı değilim, hatta iki farklı müzik kategorisinin hangisinin hangisi olduğunu ayırdedebilenlerden de değilim (hoş böyle bir yetinin gerekliliği de su götürür bir mesele). Ama bu albümü bir rafa koymam gerekseydi, kesinlikle nefis Afrika müziği olarak tanımlardım. Duru sesler, gösterişsiz vokaller, neşeli ama biraz buruk aynı zamanda. Fakat burada durup bir "ancaaak..." demek gerekiyor. Albüm Manu destekli olmasından mütevellit bol bol Manu ihtiva etmekte. Ki Manu'nun desteğini daha çok hissettirmek biraz da belki Manu'nun uzun zamandır ekranlarda gözükmüyor oluşundan kaynaklanabilecek seyrettirme/dinlettirme gücünü arkaya almak hissiyle olacak ilk klip Beau Dimanche gibi ikilinin müziğini daha çok yansıtacak bir şarkıdansa tipik bir Manu şarkısı olan Senegal Fast Food'a çekilmişti. Bu bir yere kadar anlaşılabilir bir hareket. Manu, bizim sevgili Manu'muz, tesadüfen keşfettiği müziği tüm dünyaya duyurmak için çabalıyor. Hatta çok da başarılı da oluyor bu konuda. Ancak albümün bütününü dinlediğinizde bunun biraz abartıya kaçan bir çaba olduğunu, işleri oluruna bıraksaymış da olacağını görüyorsunuz. Zira şarkıların arasında Manu'nun Time'ın deyimiyle "sihirli tozunu" fazlasıyla hissediyorsunuz ve bu bildik toz biraz ne bileyim, genze doluyor, yakıyor. Hatta o tozdan mütevellit, tanıdık, bildik, ezberlediğimiz Manu efektleri, Manu ritmleri sarıyor sizi ve şarkıyı atlama ihtiyacı duyuyorsunuz, ta ki yine dokunulmamış (veya az dokunulmuş) bir Amadou- Mariam şarkısına rastlayana dek. Yani asıl macera onlar için (ve pek tabi biz dinleyiciler için de) bundan sonra başlıyor. Kopan fırtına elbet durulacak, turneler en nihayetinde bitecek ve gözler Manu keşfi sonrası albüme çevrilecek. O zaman umarım albüm Manu tarafından bu kadar fazla cilalanmayacak ve biz daha huzurlu dinleyeceğiz...
Mojo "He brilliantly tweaks what they do, though thankfully not enough to make it sound like his own albums," demiş bu işbirliği hakkında ama zaten onlar ne bilirler ki...
Küçük Amerika Halleri 2
21 Nisan 2006 CumaMartha Stewart’ı duymuşsunuzdur, asıl icraat alanını bilmeseniz de Enron skandalıyla gazetelerimize konuk olmuştu bir süre önce. Kendisi orta yaşlarda, müthiş zengin bir ‘craft’ ikonu, silikon tabancayla her bir şeyi halletme ve burada yapılmışı var kraliçesidir, sevenleri olduğu kadar sevmeyenleri de çoktur. Televizyon programları, dergisi, kitapları olduğu gibi her birşeyi anlattığı web sitesinde malzemeleri set halinde satar. Yani ‘craft’ adına yaratıcılığı öldürecek ne kadar icraat varsa hepsine parmağını batırmış ve küpünü bir hayli doldurmuştur. E malında mülkünde gözüm yok da nerden takığım bu mevzuya bu kadar? E efendim burada yapılmışı var da o yüzden. Cin olmadan adam çarpmış bir küçük Amerika olarak kendi martha stewart’ımızı yaratmış durumdayız: Derya Baykal. Televizyonda tahammül ötesi bir program yapmakta - ki bence televizyonculuk öğrenen herkese program bantları izlettirilmeli ve işin nasıl yapılacağına dair yıllar sürecek eğitimdense nasıl yapılmayacağı kısa yoldan gösterilerek zamandan tasarruf edilmeli, Nako ile sponsorluk anlaşması sayesinde kendi adına çıkan ürünlere sahip, şimdilerde bir dergi yayınlamak üzere. İyi hoş, yapsın etsin bana ne, sana ne diyesim var ama vicdanım el vermiyor. Meydanı boş bulup at oynatmak diyorum ben buna. Hem de ne oynatmak, atın nalları arasında ezildik kaldık. Zaten ‘craft’ın adı kötüye çıkmış bir memlekette doğmuşuz, örgü deyince akla yün patik, 80′ler işi marul kazaklardan başkası düşmez olmuş, D.I.Y’ın ağzına bir tokadı patlatmışız milletçe, yapmayız yapana da deli deriz, babaanne işi n’olcak deriz burun kıvırır geçeriz, hani biliriz o ‘farklı’ mağazalardaki seri üretim el yapımı çantaları şapkaları almayı da yapanın değeri yoktur gözümüzde, yaratıcılık nicedir dükkanda satılan iki objeyi birbirine yapıştırma sanatı olmuş çıkmış… E be güzelim tüm bu hengamenin arasında “Derya Baykal programı zihniyeti” bunun düzeleceğine dair bir umut dahi bırakmıyor ki! Programdı, dergiydi, kitaptı, yündü, tığdı derken Derya Baykal tekelleşmesinden bahsetmek mümkün ve bu tekelleşme tüm hızıyla sürerken alternatif olana hiç yer yok. Bu işin alternatifi ne ola diye dudak bükmeniz olası ama artık anlaşılsın lütfen ‘craft’ cici hanımların tekelinde değildir. Ey ahali bağırmak istiyorum buradan avazım çıktığınca D.I.Y punk tır, Derya Baykal başka birşeydir. Lütfen karıştırmayınız.
Küçük Amerika Halleri
19 Nisan 2006 ÇarşambaBu bazen bir övünme yada yerine göre bir yergi olabiliyor, kim Amerika’ya nereden bakıyorsa Türkiye ve Türkiye’nin küçük Amerikalık hallerini oradan konumlandırıyor. Bu bakış açısı ne olursa olsun bir gerçeği değiştirmiyor: yozlaşma. Ben öyle sıkı bir ahlak takipçisi değilim, hazzetmem de öylelerinden. Şikayet noktam aptallaştırma, aptallaştırmaya inanma ve aptalca şeyleri matah bir şey gibi sunma meselesine gelip takılıyor eninde sonunda.. Hele birde bunun üstüne apartma eklenince tadından yenmez bir karışım ortaya çıkıyor ki şimdiden nevrim döndü bile benim.
Bu apartma konusuna takık durumdayım en çok. İnsanların özgün olamaması bir şeydir ama tutup ta karbon kopyaların ben özgünüm diye ortaya çıkı çıkı vermesi katil yapıverir beni oracıkta. Ben mesela en çok bu konuda bir tez yazılsın mesele bıçak altına yatırılsın istiyorum. Nedir bu Türkiye’deki her şeyi kitleye mal etmek tutkusu? Bu öyle bir hale geldi ki Atlas pasajına artık girilmiyor malumunuz, tabi giremeyenler ben ve benim gibi dinozorlar diyeyim, eski halini hatırlayıp bi şişe rakı açası gelenler. Yok yanlış anlaşılmasın nostaljiden de hazzetmem, değişim ve bazen yozlaşma kaçınılmazdır. Bir arkeoloji öğrencisi olarak bunu en iyi bilenlerdenim. Öyle yada böyle nedir bu kitle halinde marjinal olmaya yanıp tutuşmanın sebebi hikmeti? Hangi güç ve kuvvet tüm dükkanları tek tip kıyafetlerle doldurmaya ve tüm insanları farklı olmak adına bu giysileri almaya ve bir cadde dolusu insanı aynı gözükmeye itmektedir? Cevap basit aslında, kabullenilme, onaylanma isteği. Bu tuhaf bir durum yaratmıyor değil. Farklı giysiler otobüste söküyor, minibüste söküyor, mahallede söküyor, konu komşunun gözünde söküyor, dillerine bir sakız veriyor, aile içinde söküyor bir gün düzelir umuduyla, sonra geliyor bir cadde dolusu insanla aynı olmanın, bir yere ait olmaya çalışırken kendini bir başka yerden soyutlamanın iç huzuruyla oturup kalıyor. Nerden baksan ergen muhabbeti anlayacağınız.
Haa dış giyimin kitle halinde sözde marjinalleşmesinin yanında Türkiye hızla muhafazakarlaşıyor bilmem farkında mısınız, çevirin bakın o ‘farklı’ gençlerden birini, kendisini dış görünümünden dolayı esefle kınayan komşu teyzeden bir farkı var mı görün.. Ama gözlerinin içine bakmayın sakın, zira hiçlik bakması hoş bir şey değildir…
P.S: ben Derya Baykal’ı çekiştirecektim güya, nereden nereye geldi konu..
